Bir Göçün Ardından Kalanlar
Bir Göçün Ardından Kalanlar
Bazı hikâyeler vardır; insanın içine doğar, zamanla büyür ve kaçınılmaz bir sorumluluğa dönüşür. Benim hikâyem Subaşı’nda doğup büyümüş biri olarak, sessiz ama derin anlamlar taşıyan göçle gelen bu kültürün yalnızca anlatılmakla kalmaması gerektiğini fark ettim. Çünkü büyüklerimizden dinlediğimiz her hatıra, sandıklarda saklanan her eşya, kaybolmaya yüz tutmuş bir hafızanın parçasıydı.
Bu düşünceyle, birlikte yola çıktığımız gönüllü arkadaşlarımızla belge, fotoğraf ve eşya toplamaya başladık. Kapı kapı dolaştık; sandıkları açtık, albümlerin tozunu üfledik. Amacımız geçmişi romantize etmek değil, yaşananları olduğu gibi kayıt altına almaktı.
Etnografik eşyaların toplanmasında Muhittin Yalaza büyüğümüzü rahmetle anmadan geçemem. İlk eşya derleme sürecinde, başlangıçta yalnızca kayıt altına almamıza izin vermesi, ardından—zor da olsa—gönlünü kazanarak bu eşyaları gruba bağışlaması bizim için bir dönüm noktası oldu. Bu güven, önümüzü açtı; sergiler düzenlememize ve çalışmalarımızın görünürlük kazanmasına vesile oldu.
Aynı düşünce ve amacı taşıdığımız ve ne yazık ki Erdemir arkadaşımızı çok erken kaybettik. Onun yokluğu bu çalışmaları durdurmadı; aksine daha da anlamlandırdı.
Erdemir’in anne ve babası Fatma ve Mahmut Fidan, oğullarının yokluğunu sessiz bir acıya gömmek yerine, onu yaşatacak çok anlamlı bir yol seçti. Bu sürece yakından tanıklık eden biri olarak şunu söyleyebilirim ki; acıyı hayata dönüştürmenin en güçlü örneklerinden biriydi bu.
Depremde büyük zarar gören eski Subaşı İlkokulu onarıldı ve okulun bir bölümü, Okullar Hayat Olsun projesi kapsamında göç müzesine dönüştürüldü. Subaşı İlkokulu ile Ortaokulu’nun arasında, Türkiye’de bir ilk olarak, okul bahçesinde çam ağaçları arasında; cıvıl cıvıl çocuk sesleri arasında, belki de yaşamlarında ilk kez karşılaşacakları bir eserin ortaya çıkmasına öncülük edildi.
Bu yolculukta emeği geçenleri anmadan geçmek mümkün değil. Galatasaray Müzesi’nin kurucusu, Türk Tarih Vakfı yöneticisi değerli Münevver Eminoğlu ve arkadaşları, yaklaşık bir yıl boyunca sabırla, inatla ve büyük bir özveriyle çalıştı. Duvarlar tamir edildi, kapılar onarıldı; ama asıl onarılan, belki de hepimizin ortak hafızasıydı. Benim için bu mekân, yalnızca bir müze değil; hatırlamanın, sahip çıkmanın ve yaşatmanın somut bir karşılığı oldu.
20 Nisan 2013’te Subaşı İlkokul Göç Müzesi kapılarını açtığında, yıllar boyunca biriktirdiğim belgeler ve etnografik eşyalar o binaya taşındı. O an içimde tarifsiz bir duygu vardı. Anladım ki burası sadece vitrinlerden, objelerden ibaret bir yer değildi. Burası, Subaşı’nın yol hikâyesiydi; suskun sandıkların, yarım kalmış cümlelerin, geride bırakılan ama hiç unutulmayan bir geçmişin mekânıydı.
O gün hissettiğim şey çok netti: Bu müze, sadece bir sergi alanı değil; Subaşı’nın hafızasıydı.
Müze oluşturulurken yüzlerce fotoğraf, belge ve arşiv tarandı; tarih ve olay sırasına göre sınıflandırıldı. Göç sırasında büyük zorluklarla getirilen ya da burada edinilip sandıklarda saklanan tarım aletleri, mutfak eşyaları, dokumalar, giysiler birer birer gün yüzüne çıkarıldı. Onarıldı, temizlendi ve sergilenmeye hazır hâle getirildi. Her bir eşyanın ardında ayrı bir yolculuk, ayrı bir hayat vardı.
Bu süreç beni Sözlü Tarih Çalışmalarına daha da yakınlaştırdı. Açıldığı günden itibaren Subaşı Sözlü Tarih Çalışma Grubu içinde, göçle gelen gelenek ve kültürlerin tespit edilmesi, korunması ve yaşatılması için çalıştık.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu net bir şekilde görüyorum: Göç, sadece bir yer değiştirme değildir. Bir hayatın, bir kültürün ve bir hafızanın taşınmasıdır. Bizim yaptığımız da aslında tam olarak budur. Zaman geçmeden, kaybolmadan, tarihe küçük ama kalıcı bir not düşmek…
Göç, Sadece Bir Yer Değiştirme Değildir